Türkiye’nin İran Büyükelçisi Sayın Hicabi Kırlangıç’ın görev süresinin sona ermesi vesilesiyle, geçen yıl kendisiyle gerçekleştirdiğim özel röportajı burada yeniden yayımlıyorum.
Mostafa Shahrakhti | Allameh Tabataba’i Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencisi
2025 Haziran ayının on ikinci gününde, Türk Dili ve Edebiyatı Derneği üyeleri, Türkiye Büyükelçiliğinin misafiri olarak, bu ülkenin kıymetli büyükelçisiyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdi. Bu anlamlı buluşmada, dernek üyeleri tarafından büyükelçiye, değerli bir Şehname cildi ve Dilmaç dergisinin iki sayısı takdim edildi. Büyükelçinin nazik, sabırlı ve ağırbaşlı tavırları, kültürel ve insani diplomasinin bir yansımasıydı. Kendisinin bu derneğe gösterdiği özel ilgi ve geçmiş anılarını anımsaması, kültürler arasındaki derin ve kalıcı bağı gözler önüne serdi. Şimdi sizi, saygı ve empatiyle dolu bu güzel ve ilgi çekici söyleşiyi okumaya davet ediyoruz.
1-Lütfen bize kendinizi tanıtarak başlayın. Akademik yolculuğunuz, uzmanlık alanlarınız ve bilime adım attığınız yıl hakkında bilgi verir misiniz?
Ben 1966 yılında, Türkiye’nin kuzeyindeki küçük bir şehir olan Amasya’da doğdum. Karadeniz’e 120 kilometre mesafedeki bu tarihî belde, Ferhat ile Şirin efsanesine ev sahipliği yapan dağlarıyla ünlüdür. İlk ve ortaöğrenimimi burada tamamladıktan sonra, 1983 yılında Ankara Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdim – bilinçli bir tercihle edebiyatçı olmak istiyordum. O dönemde bu bölüm yalnızca üç üniversitede (Ankara, İstanbul, Erzurum) vardı; sonradan Konya’da da açıldı.
Lisans eğitimim sırasında bir kitabevinde çalışıyordum ve aynı zamanda bir edebiyat dergisine yardım ediyordum. Mezuniyetimi takiben, ara vermeden araştırma görevlisi sınavına girerek akademik kariyerime başladım. Yüksek lisans ve doktoramı Ankara Üniversitesi’nde tamamladım. İlginçtir ki, lisans bitene kadar Farsça pratik imkânı bulamadım; ilk kez 1992’de bir akademik grupla İran’a gittim (15 günlük bir ziyaret). 1995’te İsfahan’da 45 gün kalarak Farsçayla daha derinden bağ kurdum.
Edebiyata, özellikle şiire olan tutkum (şiirler yazıp dergilerde yayımlıyordum), akademik çalışmalarımı da bu alana yöneltti. Yüksek lisans tezimi klasik şair Molla Cami üzerine, doktora tezimi ise edisyon kritik (metin tashihi) alanında hazırladım. İncelememi, Akkoyunlu Yakup Bey’in kâtibi olan ve sonradan Osmanlı’ya iltica ederek Yavuz Sultan Selim’in hizmetine giren İdris-i Bitlisî’nin Farsça eseri Selim Şehname üzerine yaptım. Bu çalışma, beni Şehname geleneğiyle tanıştırdı.
Doktoramın ardından üniversitede ders vermeye başladım. Akademinin yanı sıra, Türkiye Yazarlar Birliği’nde aktif rol aldım: Toplantılara katıldım, üç şiir kitabı yayımladım, Aylık Dergi’nin çıkışına emek verdim. Birliğin iki dönem genel başkanlığını üstlendim (5 yıl). Bu süreçte hem üniversitede (Ankara ve Gazi Üniversiteleri’nde Farsça dersleri) hem de sivil toplumda çalıştım; yeri geldiğinde devlet politikalarını eleştiren konuşmalar yaptım. Ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı Çocuk Yayınları Kurulu’nda ve Türk Dil Kurumu’nda görev yaptım. Farsçadan yoğun şekilde çeviriler yaptım: Ali Şeriati’nin eserlerini, Ayetullah Cevadî Âmulî ve İranlı tarihçi Hamit Enayat’ın kitaplarını Türkçeye kazandırdım. Akademik kariyerim 34 yıl sürdü; bu sürede Tahran’daki Allame Tabataba’i Üniversitesi’nde bir yıl ders verdim. 2023’te ise Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçisi olarak göreve başladım. Ne yazık ki ülkemi vuran deprem felaketinden hemen önce oldu görevlendirilmem. İki yılı aşkın süredir İran’da görev yapıyorum; burası benim için kültürel bağlarla örülü çok değerli bir ülke.”
2-Türkiye ile İran Arasındaki Bilimsel ve Kültürel İşbirliğine Yönelik Vizyonunuz Nedir?
“Çok iyi bir soru, önemli bir soru ama zor bir soru. Bizim yapabileceğimiz şeyler var büyükelçilik olarak ve İran’ın resmi yetkilileri tarafından yapılabilecek şeyler var. Ama öbür taraftan sivil toplumun, halkın, kültür kuruluşlarının, yayınevlerinin, derneklerin yapacağı çok şey var. Aslında bu biraz sivil toplumla ilgili bir alan. Yani devletin yapmak istemesiyle çok kolaylıkla yapılabilecek şeyler değil.
Halkın kendi isteğiyle buluşması lazım aslında. Onlara daha çok görev düşüyor. Biz sadece kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Biliyorsunuz bu yıl Türkiye-İran kültür yılı ilan edildi.2025aynı zamanda 1404 yılı. Hatta ben konuştum, biraz geç kaldık. Yani 2025 yılının yarısı bitti. Ben de İran Kültür Bakanı’na ziyaretimde dedim ki, zaman geçti. Biz bunu İran takvimine göre yapalım. Yani Mart’tan öbür Mart’a kadar üç ay kazanmış oluruz. Onu da çok takdir etti, hoşuna gitti. Ama bizim resmi kurumlar çok yavaş hareket ediyor. Türkiye’de de bürokrasi var, burada da bürokrasi var. Doğal bir şey. Ama sivil toplumun, buna üniversiteleri de dahil edebiliriz, bunların daha çok inisiyatif alması gerekiyor. Yani onların daha gönüllü bir şekilde önerilerde bulunması gerekiyor. Bizi sıkıştırmaları, bize tavsiyelerde bulunmaları gerekiyor. Bu şekilde iki ülkenin ilişkilerinde gelişme her zaman mümkün.
Zaten iki ülke kültürel olarak birbirinden ayrılmaz özelliklere sahip. Şimdi biz burada oturuyoruz. Siz Türkiye’de bu şekilde olsanız insanlar size yabancı diye bakmayacak. Ben de burada yabancı olarak görülmüyorum. Çünkü İran çok büyük bir ülke, çok zengin halk kesimleri var. O kadar çok unsur var. Her köşesinde bir kültür var. Her köşesindebir toplum var. Bunların yüz rengi farklı, konuşması farklı.
Şimdi Türkiye de böyle. O yüzden bir İranlı, Türkiye’de olduğu zaman hiç yabancı görünmüyor. Fark etmiyorlar. Burada da böyle. Yani konuşuncaya kadar, konuştuğunuz zaman lehçesi var, bu yabancı olabilir, sonradan öğrenmiş denir. Yani o yüzden bizim aslında her şeyimiz birbirine çok benziyor. Sadece bize düşen görev bu alanda yolları açmak, kolaylaştırmak. Yoksa zaten var. İnsanlar zaten iletişim kuruyorlar. Birbirlerini seviyor insanlar. İletişim kuruyor, ticaret yapıyor, seyahat ediyor. Birbiriyle evleniyor. Birbirinin ülkesine gidiyor, oraya yerleşiyor. Türkiye’de mesela çok sayıda İranlı var. Bu yeni bir şey değil.
300 sene öncesinde var. İnsanların bir kısmı bu bölgeden göç etmiş. Çok çeşitli sebeplerle: ekonomik olabilir, sadece gönlü istediği için olabilir. Ve Türkiye’nin tarihinde de etkili isimler var bu şekilde.
Aynı şekilde İran’da, Türkiye’den insanlar geliyorlar ve çok büyük bir karışım oluşmuş. Mesela siz düşünün. Safevî devleti kurulurken Anadolu’nun yarısı Osmanlı’ydı, yarısı henüz değildi. Osmanlı toprakları batıdaydı. Doğu henüz farklı. Mesela Akkoyunlular, Karakoyunlular, beylikler; Erzincan’da beylik vardı, Maraş’ta beylik vardı. Bunlar daha sonradan Osmanlı’ya katıldı. Ondan önce farklı yönetimler altındaydı. Küçük beylikler vardı. Bunlar birbiriyle kaynaşmıştı. Mesela bazı Türkmen gruplar, Anadolu’da da vardı, İran’da da vardı. Hatta bugün bile bunları görebiliriz. İsimlerde görebiliriz, yer isimlerinde görebiliriz, soy isimlerinde görebiliriz. O yüzden bunun için çok çabagöstermeye gerek yok. Siyasetin tıkandığı yerde kültür ve halkın birlikteliği sorunları çözer.
Bunu her zaman böyle gördük zaten, tarih boyunca. Ben yaşadığım süre içerisinde de bunu çok gördüm. Ben üniversitedeyken de bunu çok yaşadım. Bazen siyasi ilişkilerimiz çok iyi olmuyordu, güçlü olmuyordu, ama üniversiteler arasında bir program yapıyorduk. Bir şiir programı yapıyorduk, bir yarışma oluyordu. Bir müzik grubu İran’dan Türkiye’ye geliyordu. Onlara bir konser verdiriyorduk. Ve herkes birbirine ısınıyordu. Yani o yüzden işimiz çok zor değil ama çok çaba göstermemiz gerekiyor. Büyükelçilik olarak bizim ayrıca çaba göstermemiz gerekiyor. İran’daki kültürel kurumların ve sivil toplumun özellikle. Yayınevleri de buna dahil. Çok çaba göstermeyi gerektiriyor bu konu.”

3-Türk Dili ve Edebiyatının İki Ülke Arasındaki Kültürel ve Sosyal Etkileşimdeki Rolünü Nasıl Değerlendiriyorsunuz?
Türkçe bir kavim dili değil, tıpkı Farsça gibi. Farsça da bir kavim dili değil. Bundan ne demek istediğimi açıklayayım: Tabii ki Farsça, İran Farslarının konuştuğu dil; Türkçe de Türklerin konuştuğu dildir, doğru. Ama tarih boyunca bu iki dil – Arapça da böyle, İngilizce de artık öyledir – bir kavim dilinden çok daha büyük hale gelmiştir.
Farsça tarih boyunca birçok İslam toplumunun dili olmuş; bunlar ana dili Farsça olmayan toplumlardır. Türkçe de buna benziyor. Özellikle Selçuklulardan itibaren (Anadolu Selçukluları daha çok) Türkçe batıya doğrugelişmeye başlıyor.
Batıya açıldıkça başka unsurlarla karşılaşıyor, başka toplumlarla etkileşiyor ve aslında bir evrim geçiriyor. Daha süzülmüş bir dile dönüşüyor; daha güzel ve akıcı bir dil haline geliyor. Öte yandan hem Arapça’dan hem Farsça’dan unsurlar alarak kendini zenginleştiriyor. Tıpkı Farsça’nın kendini Arapça ve Türkçe ile zenginleştirmesi gibi. İslamiyet öncesinde Şehname’de olduğu gibi… Türkçe de bu dillerle zenginleşiyor ve büyük bir edebiyat dili haline geliyor. Aslında aynı edebi geleneği sürdüren iki dil: Farsça ve Türkçe. Bunları sadece taklit olarak açıklamak doğru değil. Mesela aruz vezni Arapça’dan, kaside-Gazel isimleri Arapça’dan, mesnevi terimi Arapça’dan gelir. Ama mesnevinin Araplar’da olmadığını biliyoruz. İsmi Arapça kökenli diye bunları Arap unsuru olarak gösteremeyiz; bunlar Fars edebiyatının besleyip geliştirdiği formlardır. Aynı şekilde Türkçe de – Arapça üzerinden Farsça’ya gelen ve sonra Türkçe’ye aktarılan edebi geleneği – sadece taklit etmemiştir. Burada bazen İranlı dostlar yanılıyor: ‘Türkçe Farsça’nın taklididir, o yüzden okumaya gerek yok’ deniyor. Böyle bir şey değil! Yeni bir coğrafya, yeni bir dil, yeni unsurlar var ve aslında yeni bir edebiyat doğuyor.
Bizde de ‘Sebk-i Hindî’ diye bir akım var ama İran’daki Sebk-i Hindî’ye benziyor mu? O kadar benzemiyor. Çünkü Anadolu coğrafyası farklı, Balkan coğrafyası farklı. Tabiatı da Sistan gibi, Buhara gibi, Hindistan gibi veya İsfahan gibi değil. Farklı bir ülke. Ama aynı edebiyat geleneği buraya geldikçe farklı bir zenginliğe evriliyor. Bunu görmek lazım. Öte yandan Türkçe, çok eski dönemlerden beri İran’da konuşulan ve yazılan bir dil. Bunun da birleştirici bir rolü var. Tıpkı Farsça’nın olduğu gibi… Farsça belli bir tarih aralığında birleştirici dil olmuş. Türklerin Farsça’yısevdiği bir gerçek – bunu kimse inkâr edemez. Ama belli bir zamandan sonra bu değişmiş. Ne zaman? 20. Yüzyıldan önce, 19. Yüzyılda… Tanzimat dönemi bizde, Meşrutiyet dönemi sizde. Artık yeni bir dönem başlıyor ve Türk edebiyatı, İran edebiyatını etkileyen bir edebiyata dönüşüyor.
Bunun öncesinde de etkileşim var tabii. Aynı zamanda İran’daki insanların büyük bölümü Türkçe biliyor: Bir kısmı ana dili olduğu için, bir kısmı Türklerle komşuluk ilişkileri veya devlet kademelerinde birlikte çalıştığı için. Mesela askerî kışlalarda, kamplarda Türkçe öğreniyorlar. Belki kendisi Türk değil. O yüzden Türkçe, İran içinde de belirleyici bir dildir. Bu birleştirici unsur olarak öne çıkarılmalıdır; ayrıştırıcı değil. Bir İran toplumunu bölecek şey dil olamaz. Farsça birleştirici ögedir, evet. Ama Türkçe ayrıştırıcı değildir! Bunu kim söylerse yanlıştır; ben buna karşı çıkarım.
Türkçe – özellikle İran’daki Türkçe – İran’ın bir zenginliği ve gerçeğidir. Ama onu bölen bir şey olamaz. Türkçe konuşan insanların da buna dikkat etmesi gerekir. Çünkü kültür sadece dille şekillenmez; hepsi bir arada gelişir. Dilin içinde farklı unsurlar barınır. Bizde de aynı şekilde… Bizde de farklı diller vardır. Bunlar sadece zenginliktir; gurur duyup zenginliğimizi artırdığımız unsurlardır.
Aynı şekilde Balkanlar’da Türkçe, Türk olmayan insanlar tarafından yayılmış. Boşnaklar mesela. Türkçe’yi Avrupa’da zenginleştirmişler. Hâlâ Arnavutluk’ta, Bosna’da camilerde Türkçe dualar okunuyor ve insanlar anlamıyor ama ezberlemişler, öyle söylüyorlar. İşte bu açıdan baktığınızda birleştirici tarafı var. Ayrıca kütüphanelerdeki yazma eserler çok büyük bir zenginlik. Mesela Türkiye’de binlerce Farsça eser olduğu gibi, İran’da da çok sayıda Türkçe yazma eser var. Bunlar bizim ortak zenginliğimiz. Bunlar üzerinde çalışırsak, bu sadece bizi güçlendirir; rakip yapmaz veya birbirimizle mücadele ettirmez. Bizi güçlendiren ve birlikte daha güçlü bir bölge yaratmamızı sağlayacak bir unsurdur. Türkçe de böyle, Farsça da böyle.
4- Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencileri için Türkiye’de Eğitim veya Araştırma için Ne Gibi Fırsatlar Mevcuttur?
Yunus Emre Enstitümüz bulunmaktadır. Bu kurumun İran’ın Tahran şehrinde de bir şubesi mevcuttur. Bunun yanı sıra, çeşitli üniversiteler Türkçe yaz okulları düzenlemektedir. Şimdiye kadar İran’dan yoğun bir katılım olmamıştır; ancak bu fırsat değerlendirilebilir. Üniversitelerin yaz okulları resmi prosedürler dışında faaliyet göstermektedir. Üniversiteler bu programları özgürce yürütebilir, öğrenciler de rahatlıkla katılabilir. Katılımcılar için konaklama imkânı sağlanabilir; gerektiğinde ulaşım desteği de sunulabilir. Ayrıca “Türkiye Bursları” adı altında, ağırlıklı olarak araştırma odaklı burs imkânları mevcuttur. Bunlardan istifade edilebilir. Ancak asıl mesele, üniversiteler arasındaki anlaşmaların etkin şekilde sürdürülememesidir. Örneğin Ankara Üniversitesi ile Allame Tabataba’i Üniversitesi arasında imzalanan anlaşma, uygulanmadığı için pasif durumda kalmış veya yenilenmemiştir. Tek somutuygulama, Türkiye’den Türkoloji Bölümü’ne öğretim elemanı gönderilmesi olmuş; fakat bu da süreklilik arz etmemiştir. Kanımca en doğru çözüm, bu anlaşmaların canlandırılmasıdır. Türkiye ve İran üniversiteleri arasında çok sayıda ikili anlaşma bulunmaktadır. Bunların karşılıklı olarak hayata geçirilmesi elzemdir. Üniversitemizden bir hocamızın şu önerisini destekliyorum: Türkiye’deki Farsça öğrencileri İran’a geldiklerinde Türkoloji öğrencileriyle; İranlı Türkoloji öğrencileri Türkiye’ye gittiklerinde ise Farsça bölümü öğrencileriyle kaynaşmalıdır. Bu etkileşim onlara kolaylık sağlayacaktır. Elbette anlaşmalar vasıtasıyla daha kapsamlı adımlar atılabilir. Türkiye’de Erasmus benzeri “Mevlana Değişim Programı” mevcuttur; ne var ki şu an askıya alınmış durumdadır. Bu programın yeniden canlandırılarak öğrencilerin bir dönem, yarıyıl veya bir akademik yıl boyunca Türkiye’deki Türkoloji bölümlerinde ders almaları, bilgilerini pekiştirmeleri sağlanabilir.
- 4-1:Yaz Okullarının Çoğaltılması:
Bu programlar bir başlangıç noktasıdır ve genişletilebilir. Mevcut katılımın azlığına rağmen bu adımdan memnuniyet duyuyoruz. Ancak iki ülkenin bürokratik engelleri daha fazla sayıda program düzenlenmesine imkân vermedi. Kış döneminde gerçekleşmesi planlanan program da gecikmiştir. Bu sayının artırılması gerektiği kanaatindeyiz; konuyu takip edeceğiz.
- 4-2:Misafir Öğrencilere Tam Burs İmkânı:
Türkiye’de özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde yaşam maliyetleri öğrenciler için yüksektir. Bu durum yalnızca İranlı öğrencilere mahsusdeğildir; uluslararası tüm öğrenciler benzer zorluklarla karşılaşmaktadır. Öğrencilerin maddi gücünün kısıtlı olduğu ve yabancı bir ülkede eğitimin zorluklarını göz önünde bulundurduğumuzda, burs tahsisi veya konaklama desteği gibi çözümler üretilmesi zaruridir. Bu konuda karar vericilerin istekli olması gerekmektedir. Şahsen kanaatim odur ki kültür; ticaret, turizm, sanayi ve teknolojik gelişmelerin tümünden daha ehemmiyetlidir. Felsefede ilerleme kaydedersek, matematik ve mühendislik de doğal olarak gelişecektir. Ne var ki mevcut yaklaşım bunun tersinedir: Örneğin mühendisliğe gösterilen önem felsefeye gösterilmemektedir. Bu zihniyetin değişmesi gerekliliğini her platformda ifade ediyorum.
5- Kültürel etkileşimlere olan ilginizi dikkate alarak, Türkiye ve İran arasındaki akademik iletişimi güçlendirmek amacıyla “Dilmaç” adlı bir İstanbul Türkçesi dergisinin yayımlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dergi çıkarmak, şüphesiz mühim bir vasıtadır. Lisans seviyesindeki bir öğrencinin böyle bir eser ortaya koyması başlı başına takdire şayandır. Zira bu, kolaylıkla altından kalkılabilecek bir iş değildir; bilakis büyük emek isteyen müşkül bir yoldur. Bu meşakkatli yolu göze alıp muvaffak olanları candan tebrik ederim. Elbette bu çaba istikrarla sürdürülmeli. Şunu da belirtmek isterim: İmkanlar nispetinde daha nitelikli bir dergi vücuda getirilebilir. Bu, maddi bazı ihtiyaçları gündeme getirse de… Mesela İran’ın neşriyat sahasındakikudretini göz önüne alalım. Hakikaten İran, kitap mizanpajından cilt tasarımına, kâğıt kalitesinden estetik bütünlüğe kadar fevkalade güzel yayıncılık örnekleri sergiliyor. Derginin dilinin de bu minvalde tekâmül ettirilmesi mükemmeliyete katkı sağlayacaktır.
6- İran-Türkiye ortak etkinliklerinde (Mevlânâ Yıl Dönümü gibi) bilimsel ve kültürel programların düzenlenmesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?”
Bu tür faaliyetler var. Yani Türkiye’nin İran’la ortaklaşa düzenlediği çok konferans var, seminer var, kongre var. Mevlana ile ilgili, Şems ile ilgili, Sâib-i Tebrizî ile ilgili. Yani benim çok katıldığım etkinlikler var. Bunlar ortak şahsiyetler. Ama daha çok yapılabilir, daha iyisi yapılabilir. İran’da bunu benimseyen, destekleyen, organize eden kurumlar oldu. Biz de katıldık. Güzel programlar düzenlediler. Bunları geliştirebiliriz. Türkiye’de ortak yaptığımız şeyler var mesela. Şehriyar ile ilgili panel düzenledik. Mevlana ile ilgili çok sayıda etkinlik var, her sene kongre oluyor Konya’da. İran’dan da çok katılımcı var. Ama burada (İran’da) da bazen yapılıyor. Bunu geliştirmek lazım. Fakat Elçilik olarak biz sadece bağlantı kurabiliriz. Yani bizim bunun dışında, mesela bir programı organize etme imkânımız olmaz. Yani Elçiliğin imkânlarını aşan bir şey, farklı bir durum.
Ancak bağlantı kurup buradaki insanları tanıtmak, yani kimler konuşabilir konusunda veya geliş-gidişler için bazı düzenlemeler yapabiliriz. Mesela ben ve birkaç arkadaşım Tacikistan’da bir program düzenledik. Mevlana ile ilgiliydi. Türkiye’den bir kuruluş, Tacikistan’daki bir üniversiteyle iş birliği yaptı. Bütçenin tamamını Türkiye’deki o kuruluş karşıladı. Bizim gelip gitmemizi, Tacikistan’daki katılımcıların tüm masraflarını. Onlar sadece salon tahsis ettiler. Ama böyle ortak bir çalışma yaptık.
İran’ın imkânları daha iyi, teknik kapasitesi daha yüksek. Burada böyle bir sorun olmaz. Karar verip yapmak lazım. Mesela Allame Tabataba’i Üniversitesi. Bir kurum öncülük ederse biz ona katılırız. Türkiye’den bir üniversiteyi tanıtırız, iş birliği yapabiliriz. Veya diğer üniversiteler katılabilir. Tahran Üniversitesi’nin Dünya Araştırmaları Bölümü katılabilir. Birden çok üniversite bir araya gelebilir.

7-Türkiye Büyükelçiliği’nin Bilimsel ve Kültürel Projeleri veya Bireyleri Destekleme İmkanı Var mı?
Türkiye Büyükelçiliği olarak bilimsel ve kültürel projelere veya kişilere maddi destek sağlama imkanımız maalesef yok. Ancak manevi destek verebiliriz. Maddi anlamda böyle bir bütçe ayıramıyoruz. Yani bu desteği elçilik olarak doğrudan veremiyoruz. Ancak yapılacak çalışmalar için bağlantı kurabiliriz. Örneğin, Türkiye’den bir kuruluşu teşvik edebiliriz. Onlara bu projeyi gerçekleştirmelerini söyleyebiliriz. İran’da da bir kuruluş veya üniversite bunu üstlenebilir. Bu tarafları bir araya getirebiliriz. Böylece maddi destek de bu kaynaklardan sağlanmış olur ve işler kolaylaşır.
Örneğin, Ankara Üniversitesi’ne “Siz bu kısmı yapın” diyebiliriz. Bu şekilde işin yarısını halletmiş oluruz. Yunus Emre Enstitüsü’ne “Sen de bunun üçte birini üstlen” diyebiliriz. Sonra Allame Tabataba’i Üniversitesi’nden bize yer imkanı sağlamasını isteyebiliriz. Örneğin, burada salon versinler, ulaşımı sağlasınlar. Bunlar ortaklaşa yapılabilir. Biz bu taraflar arasında aracılık eder, onları bir araya getiririz.
Biz bütçe hazırlayıp bu işi yapıyoruz” diyemeyiz. Çünkü ne personel açısından ne de bütçe açısından buna imkânımız yok.
8- İki ülkenin dil kardeşliğine can suyu olan bu bölümün istikbalinde, nasıl bir katkı müjdesi var?
Önceden Türkiye›den bir öğretim görevlisi veya hoca getiriyorduk, maaşını Türkiye veriyordu. Şimdi bu yok ama; eğer AllameTabataba›i Üniversitesi isterse, Türkiye bu hocayı gönderebilir. Örneğin benim gelişim gibi. Daha önce, 20 yıl önce geldiğimde, Ankara Üniversitesi ile Allame Tabataba›i Üniversitesi arasındaki anlaşmayla gelmiştim. Böyle bir anlaşma vardı, şimdi o anlaşma yok. Ancak Türkiye ile İran arasında bir kültür anlaşması var ve hocalar o kültür anlaşmasına göre geliyorlar, maaşını da Türkiye veriyor. Aynı şekilde İran›dan da Türkiye›deki Farsça bölümlerine hocalar geliyor, onların maaşını da İran veriyor. Bunun devam etmesi lazım. Allame Tabataba›i’de çok iyi hocalar var, İran vatandaşı hocalar var. Türkçeyi çok iyi biliyorlar. Fakat Türkiye›den gelen, anadili Türkçe olan bir hocanın bulunması her zaman iyi olur. Bir tane olması aslında yeterlidir. Allame Tabataba›i bir kritik eşiği geçti. Allame Tabataba›i Üniversitesi›ndeki Türkçe bölümü önemli bir şey başardı: İran›daki ilk bölüm oldu. O bölümü açan insanlar sabırla çalıştılar, o bölümü ayakta tuttular. Onları ben tebrik ediyorum. Bu çok büyük bir başarıdır. Sebatla çalıştılar, sabırlı davrandılar ve bölümü yaşattılar. Bu durumun ileride her iki ülkeye de çok faydası olacak. Yani sadece istihdam için değil, kültürel ilişkiler için de çok önemli.
9- Aşağıdaki Kelimeler Hakkında Tek Cümle:
- 9-1 Türkiye: Türkiye coğrafyası dışında da büyük bir ülke
- 9-2 İran: İran hem tarihle hem kültürüyle hem insan potansiyeliyle gelecekte de çok güçlü olacak bir ülke
- 9-3 Yunus Emre: Yunus Emre Mevlana’yı Türkçeleştiren bizim ata şairimiz.
- 9-4 Mevlana: Mevlana çağlar boyunca dünyaya ahlakı düzgün yaşamayı öğreten bir
- 9-5 Allame Tabataba’i İstanbul Türkçesi Grubu:Türk Dili ve Edebiyatı bölümü Allameh Tabataba’i Üniversitesinde okunur.
10-İran’daki günlerimden bir hatıra anlatın.
Allame Tabataba’i Üniversitesi’nde ders vermek üzere geliyorum.
İlk defa geliyorum. Okullar Eylül ayında açılmak üzere. İran’a geldim. Beni birisi karşılayacak ve kalacağım yere götürecek. Havaalanında bekliyorum. Yıl 2004. O sırada İmam Humeyni Havaalanı inşa halindeydi. Mehrabad Havaalanında Bekliyorum, kimse yok.
Bir saat bekledim, kimse çıkmadı. Sürekli ortalıkta dolaşıyorum. Etrafa bakınıyorum. Taksiciler geliyor, “Gidelim” diye ısrar ediyorlar. Ama ben nereye gideceğimi bilmiyorum. Daha ileri bir yere gideyim, diyorum havaalanı önünde ama orada da kimse yok.
Yanımda Riyal de yok. Sonra diğer tarafa doğru yürüdüm. Orada bir adam duruyordu. Onu Pakistanlı sandım. Yanına yaklaştım. Elinde bir kâğıt vardı, üzerinde ismimin Latin harfleriyle okunuşu yazılıydı: Dr. Hejabi. En karanlık köşede duruyordu.
Yaklaşıp sordum: “Kimi bekliyorsunuz?” “Dr. Hicabi”.
Dedim, “Benim.”
Beni kalacağım yere götürdü. Bir konukevine gittik (Saadetâbad Mahallesi). Oradaki insanlar beni tanıyorlardı, önceden de kaldığım için. Beni görünce “Hoş geldiniz!” dediler. Bir odaya çıktım ve kaldım. Sabah oldu. Aynı kişi beni almak için geldi. Sonra dedi ki, “Özür dilerim, dün sizi yanlış yere getirmişim.” Bir geceyi yanlış yerde geçirmiştim! Ardından beni asıl kalacağım yere götürdü.
11- Son Sözleriniz:
Bu girişimciliğinizi takdir ediyorum. Derginizi büyük memnuniyetle karşıladım.
Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Başarılar dilerim. Tüm bölümdeki hocalara ve arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. İnşallah bir gün daha yakından görüşürüz. Üniversiteye seve seve geliyorum. Bahçeyi özledim, çünkü orada fotoğraflarım falan vardı.
(Son)

