Exeter Üniversitesi Avrupa Filistin Çalışmaları Merkezi Direktörü Ilan Pappe, AA Analiz için kaleme aldığı değerlendirmede, 2026 yılında İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’da izleyebileceği politikaların, kısa vadeli askeri hedeflerin ötesinde, uzun soluklu ve sistematik bir stratejiye dayandığını savunuyor.
Pappe’ye göre Batı kamuoyunda hâkim olan “Gazze’de savaş sona erdi” anlatısı gerçeği yansıtmıyor. Son iki yılda yaşananların klasik bir savaş değil, aşamalı biçimde ilerleyen bir soykırım süreci olduğunu belirten Pappe, ateşkes sonrasında da yüzlerce Filistinlinin hayatını kaybettiği düşük yoğunluklu operasyonların bu stratejinin devamı niteliğinde olduğunu ifade ediyor. Gazze Şeridi’nin toprak ve nüfus bakımından küçültülmesi hedefinin hâlen geçerliliğini koruduğunu vurguluyor.
İsrail yönetiminin, Hamas’ın silahsızlandırılması şartıyla bazı bölgeleri geri verme söylemine rağmen, Gazze’nin bir kısmını fiilen ilhak ettiğine dikkat çekiliyor. Savunma Bakanı Israel Katz’ın kuzey Gazze’de Yahudi yerleşimleri ve askeri üsler kurulabileceğine dair açıklamaları da bu yaklaşımın göstergesi olarak değerlendiriliyor. Yeniden imar ve insani yardımların çeşitli gerekçelerle engellenmesi ise, Gazze’nin yaşanamaz hale getirilmesini hedefleyen politikanın parçası olarak görülüyor.
Batı Şeria ve bölgesel genişleme riski
Analizde asıl kaygı verici başlığın Batı Şeria olduğu belirtiliyor. İsrail siyasi elitinin, hükümet değişse bile Batı Şeria’daki C Bölgesi’ni ilhak etme arzusundan vazgeçmediği vurgulanıyor. Cenin ve Şems el-Din gibi mülteci kamplarında yürütülen askeri operasyonlar, etnik temizlik iddialarıyla birlikte değerlendiriliyor. Doğu Kudüs, Ürdün Vadisi ve Güney El Halil Dağları’nda yıllardır süren baskıların da hız kesmeden devam ettiğine işaret ediliyor.
Bu süreçte “Tepe Gençliği” olarak bilinen radikal yerleşimci grupların Filistinlilere yönelik saldırılarının tesadüf olmadığı, aksine uzun vadeli bir planın parçası olduğu savunuluyor. İsrail vatandaşı olan Filistinlilere yönelik baskı politikaları ile suç örgütlerinin faaliyetlerine göz yumulmasının da halkı göçe zorlamayı amaçlayan sistematik bir strateji olduğu ifade ediliyor.
Uluslararası toplumun rolü
Pappe, İsrail’in “Arz-ı Mevud” anlayışı doğrultusunda Güney Lübnan ve Güney Suriye’ye kadar uzanan bir etki alanı hedeflediğini, bunun İran’la yeni bir çatışma zeminini de beraberinde getirebileceğini belirtiyor. Binyamin Netanyahu’nun iç siyasi hesaplarının bu gerilimleri beslediği, ancak ideolojik müttefikler açısından bu çatışmaların İsrail’i bölgesel bir güç olarak tahkim etme aracı olduğu dile getiriliyor.
Analizde, Donald Trump’ın olası tutumunun belirsizliğine de dikkat çekilerek, Gazze’nin yeniden imarı ve uluslararası barış gücü tartışmalarında Türkiye’nin rolünün kritik olduğu vurgulanıyor.
Sonuç olarak Pappe, bugüne kadar İsrail’e yönelik yaptırım, kınama ve aktif diplomasi mekanizmalarının neredeyse hiç işletilmediğini hatırlatıyor. Bu adımların yalnızca Filistinlilerin güvenliği için değil, İsrail toplumunu da yıkıcı bir ideolojik sarmaldan çıkarmak adına gerekli olduğunu savunuyor.

